26 Kasım 2009 Perşembe

Kur'an ve Kurban


Hz. İbrahim ve Hz. İsmail arasında geçen ?kurban? diyaloğunu ele alan şu âyetleri okuyalım önce: ?Rabbim! Bana erdemli bir (evlat) bağışla!? Bunun üzerine ona uyumlu ve olgun bir oğlan çocuğu müjdeledik. Derken çocuk onun çaba ve tasasına ortak olacak olgunluğa eriştiğinde, (İbrahim) şöyle dedi: - ?Yavrucuğum! Kendimi rüyada seni kurban ederken görüyorum; bir bak bakalım, sen bu işe ne dersin?? -?Babacığım!? dedi, ?Sana emredileni yap; inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın!? ?Sonunda o ikisi Allah?a teslimiyetlerinin bir gereği olarak (vardıkları sonuca) uydular ve (babası) onu yüzüstü yatırınca, Biz kendisine ?Ey İbrahim!? diye seslendik, ?Rüyayı tasdik ettin.? Nitekim Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz. Hiç şüphesiz bu, elbet apaçık bir sınavdı; ve Biz ona fidye olarak muhteşem bir kurban verdik; geriden gelen herkesin zihninde ona ilişkin (örnek) bir hatıra bıraktık: Selam olsun İbrahim?e! (Saffat, 100-109) Pasajın girişindeki duaya dikkat. Naçizane, bana öyle geliyor ki, işin sırrı bu duada. Evlat hasretiyle geçmiş bir ömür. Dağların taşıyamayacağı vahyi taşıma sorumluluğunun omuzlarına çöken ağır yükü. İlahi risaleti insanlara taşıma görevi? Yanına bir yoldaş aramak onun değilse kimin hakkı? Hz. İbrahim işte bu duygularla istiyor evladı. Öyle bir dua ediyor ki, tüm hücreleri dua kesiliyor. Ömürlük bir evlat hasreti, sorumluluk duygusuyla birleşince, talep dergâh-ı ehadiyyette kabul görüyor. Bu duayı biz Kur?an?da iki yerde daha görüyoruz. İkisinin de hikâyesi Alu İmran Sûresi?nde anlatılıyor. (33-41) Birincisi, İmran?ın karısında. O da evlat hasretiyle yananlardan. Çocuksuz geçen bir ömrün ardından, bir gün, bir kuşun gagasında getirdiği yiyecekle yavrusunu beslediğine şahit oluyor. Hanne?nin kalbi Allah?la konuşuyor ve dua yerini buluyor. Hamile kalan Hanne, Rabbine teşekkür etmek istiyor. Fakat elinde avucunda hiçbir şey yok. Daha yavrusunu doğurmadan kocasını da kaybediyor. ?Rabbim!? diyor, ?Henüz doğmamış olan yavrumu, tüm iç ve dış ayartmalardan azade olarak sana adıyorum, benden kabul buyur!? Hanne?nin adağı kabul ediliyor. Bu adak kim, biliyor musunuz? Hz. Meryem?in ta kendisi. Yani, o duanın sahibi Hz. İsa?nın anne annesi. İşte kurtuluş müjdecisi Hz. İsa, böyle bir adayış sürecinin ürünüdür. Yani tesadüf ve tevafuk değildir. Benzer bir duayı Hz. Zekeriyya da yapıyor. ?Rabbim diyor, bana katından temiz bir nesil ikram et!?. Oysa ki Hz. Zekeriyya da tıpkı Hz. İbrahim gibi, İmran-Hanne çifti gibi ihtiyarlamıştır. Kalbin duası kabul görüyor. Kendisine Yahya müjdeleniyor. Bu kez Hz. Zekeriyya şöyle diyor: ?Rabbim benim nasıl bir oğlum olur; benim yaşım geçmiştir, eşim de kısırdır?? İyi de, biraz önce Allah?tan evlat isteyen kendisi değil miydi? O duayı ederken bunları bilmiyor muydu? Ne değişti? Değişen bir şey yok aslında. Tek değişen, Hz. Zekeriyya?nın yürek modu. Duayı aşk modunda etmişti, soruyu akıl modunda soruyor; hepsi bu? Özetleyecek olursak: Adayanlar Hz. İbrahim, Hz. Hanne, Hz. Zekeriyya. Üçü de uzun bir evlat hasretinden sonra yürekten bir naz u niyaz ile evlada kavuşuyorlar: Hz. İsmail, Hz. Meryem, Hz. Yahya. Birincisi son anda bıçak altından alınıyor ve Âlemlere Rahmet olanı getirecek zincirin ilk halkası oluyor. İkincisi, adak olarak doğup mabede adanıyor ve İsa?ya annelik ediyor. Üçüncüsü, şer işi için istediği fetvayı alamayan zalim kral tarafından koç gibi kellesi kestirilerek şehit ediliyor. Bu üç örneğe Allah Rasûlü?nün babasını da eklemek gerek. O da bir duanın, Abdulmuttalib?in gökleri sallayan duasının mahsulü. Kâbe?nin hazinelerini gasbetmek isteyen eşkıya çetesine karşı koyamayınca, ellerini semaya kaldırıp dua ediyor. Allah on evlat verince de, adağını yerine getirmek için kurban ediyor. O da büyük dedesi Hz. İsmail gibi son anda bıçak altından alınıyor. Allah Rasûlü ?Ben iki kurbanlığın oğluyum? derken bunu kastediyor. Kıssadan hisse: Büyük dualar, büyük icabetlere medar oluyor. Büyük icabetler, İsmail, Meryem, Yahya gibi büyük kurbanlar ortaya çıkarıyor. Dua sahiplerinin duaları karşılıksız bırakılmıyor. Fakat imtihan yine bitmiyor. Bu kez sınavın şekli değişiyor. Her biri yolunu beklediği evladıyla başka bir biçimde sınanıyor. Bütün bu örnekler adeta ?Hayat bu, Allah?ın sünneti bu, büyük olmak bu, gök kubbeye kalıcı bir ses koyvermek bu!? diyor. Ve bize Allah?a adanmış bir hayatın ödülünün büyüklüğünü öğretiyor hepsi de? Bilvesile okurlarımın ve tüm müminlerin Kurban Bayramı?nı tebrik ederim. Kurbanımız kurban, bayramımız bayram olsun. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun: Şimdi haber aldım, omuzlarım çöktü. Prizren?in gülü gitmiş; can dostum, Balkanlar?ın ilim çeşmesi, yiğit âlim Dr. Yakub Hasîbî bir yolculuk sırasında Hakk?a yürümüş. Balkan Müslümanlarını öksüz bırakmış. Rabbim mekânını cennet etsin, yerini doldursun.

((Mustafa İslamoğlu))

19 Kasım 2009 Perşembe

Uçmuşlar Silsilesi









25 Ekim 2009 Pazar

Cemil Meriç---Türkiye'nin Ruhu Belgeseli

SABIR



Ani tatmin ve hız çağında, pek de sevilen bir kelime değil sabır. Zamanımız çok olduğunda insan olarak daha naziğizdir de bir yere yetişmeye çabaladığımızda insanlara çarpmayı, başkalarını ezip geçmeyi hakkımız olarak görürüz. Bir psikoloji çalışmasında, ilahiyat öğrencilerine insanlara yardım üzerine bir seminer verilmiş. Dersten hemen sonra yandaki binaya geçmeleri isteniyormuş.Yolda yerde acı içinde kıvranan bir adamı oynayan bir aktör varmış. Acele etmeleri istenmediğinde öğrenciler bu kişiyle ilgilenmiş, ancak deney zaman baskısı altında tekrarlandığında, diğer binaya geçmek için az zamanı olan öğrencilerin yolda kıvranan adama pek az yardım ettikleri, kiminin adamı çiğneyerek geçtiği görülmüş. Acele ve telaş, nezaketi anında imha edebilir.




Ani tatmin sosyal hayatımızın en görünür veçhelerinden birisini oluşturuyor. Beklemek istemiyoruz, her şeyi hemencecik istiyor ve sahip olamadığımızda da öfkeleniyoruz. Özellikle günümüzün video oyun gençliği, beyinleri aksiyon oyunlarının hızıyla baştan çıktığı için, her şeyi çok çabuk istiyor. Bazıları beni şaşırtıyor: Geçenlerde konuştuğum bir tanesi, hayattaki hedefini yirmili yaşlarının başında lüks bir arabaya sahip olmak şeklinde tarif ediyordu. Sabırsızlık çağında beklemek sanatını kaybetmiş bulunuyoruz. Dikkatler her zamankinden fazla uçucu, pek çok insan karşısındakinin konuşmasını bitirmesini dahi bekleyemiyor. Ani tatmin duygusunu geciktirebilen insanların hem ilişkilerinde hem de girişimlerinde daha başarılı olabildikleri biliniyor. Daha esaslı bir ödül için ani tatmini erteleyebilen çocuklar, hem sosyal ilişkilerinde daha başarılı oluyor hem de daha fazla zeka ve daha az suç oranı gösteriyorlar. Böylece hayatlarının dizginlerini ellerinde tutabiliyorlar.



Sabır, zamanın kaçınılmaz akışıyla korkmadan yüzleşebilmektir. Hayatın günlük rutini içinde ebediyetin parıltılarını hissetmek. Daha derinlere indiğimizde telaş duygusunun hep ölüm korkusuyla alakalı olduğunu fark ederiz. 'Bir yere erken varırsak önce biz yapacağız, en çok biz yapacağız, en çok biz kazanacağız' yanılsaması. 'İşi bir süre bırakırsam bensiz her şey çöker, ben çok önemli adamım' yanılsaması. Bu yüzden diğer insanları önümüzde engel olarak görebiliriz. Bu acelecilikten vazgeçtiğimizde insanlar bize engel olarak görünmez. Onlara daha nazik davranırız. Dünyada hepimize yetecek kadar zaman olduğunu fark ederiz. Martin Buber, 'Nazik olmak için zaman yaratmalıyız' demişti. Bu çağda aylaklığa, amaçsız etkinliklere, bir kahvede oturup öylesine laflamaya her zamankinden çok muhtacız. Çünkü ancak böylece, insan ilişkisiyle, bir ruhumuz olduğunu fark ederiz. Ve karşımızdakinin de bir ruhu olduğunu hissederiz.



Sabır, varolan zamanın mutlak olmadığını da söyler bize. 'Bu da geçer ya Hu' diyen erenler dertlerin izafi olduğuna, onların içine gömülüp kalmamak gerektiğine işaret ederler. Zaman gebedir. Şer gibi görünenin içinden bir hayır doğabilir. O an için bize dert veren şeyin yarın bize kuvvet vermiş olduğunu fark edebiliriz. Sabır, beklemeyi bilmektir. Bütün kadim öğretiler, olgunlaşmanın sabretmeyi öğrenmekle gerçekleşebileceğinde hemfikirdir. Çok basit bir edimi, aynı şekilde yıllarca yapmak dahi, insana öğretir.



Sabır başkalarının ritimlerine saygı göstermektir. Bir çocuk size onuncu defa aynı şeyi anlatıyorken susup onu dinleyebilmek. Arkadaşınızın heyecanla anlattığı bir şeyi, onun sözünü kesmeden sonuna kadar işitebilmek. İnsanları ufak hataları yüzünden gözden çıkarmamak. İşte bu yüzden yavaşlamakla sabır duygusunu da içselleştirir ve başka ruhlara saygı duyabilmeyi, daha da önemlisi başka ruhları görebilmeyi öğreniriz. Çok sevgili bir dostum var, dün gece oturduğu eve yakın bir köyün sakinleriyle birlikte gece yarısı yaban domuzlarını savıyordu. Onu bir gün garsonla, bir gün kaptanla, başka bir gün halkın içinden başka biriyle uzun uzun hoşbeş ederken görebilirsiniz. Kendi ruhunu unutmamış bir adam, başkalarının ruhunu da es geçmiyor. Ruhunu asla geride bırakmadığı için hayatı yavaşlatıyor, kendisini günlük hayatın koşturmacasına kaptırmıyor. Nezaket, sabrın evladıdır.


Sabreden öğrenir.

((kemal sayar))

22 Eylül 2009 Salı

Erkan Oğur&Yavuz Çetin ----DÜNYA

-erkan ogur un, tüyleri diken diken eden aşmış şarkısı.. bu şarkıda erkan oğura yavuz çetin eşlik etmiştir.

-türkiyede sanatçı sıfatını en çok hakeden iki insanın yarattıkları başyapıt,düşünsel orgazm,bilemedim ki ne desem..baştaki klasik gitar kısmı erkan oğur un dogaçlaması ,solo kısımlar ise yavuz çetin in bestesi. maneviyatları insanüstü düzeyde,iç huzurlarına ermiş , ayrı ayrı şaheserler yaratan bu iki insanın birlikte birşeyler yapması büyük şans bizim için.ve bu beste için söyleyebilecek son sözüm;italyanların four seasonsı varsa bizim de dünyamız var.

-biten bir a$kin ardindan yazilmis bir şarki bu degil mi? bol bol hoscakal geciyor, "hiç bu kadar acitmadi , hic kimse senin kadar acıtmadı canimi, önce gözümü bağladın sonra yavaşlattın sonra durdurdun" diyor.


ben ise, bu $arkiyi rahat rahat güne başlama şarkisi yapabilirim.

uykuyu herşeyin üzerine örtmüyor muyuz, her sabah dünya yeniden dönmüyor mu, zaman yeniden akmiyor mu, herseyin starti veriliyor, senin harekete gecmen, dünyayla beraber dönmen beklenmiyor mu canin istemese de, senin icin artik bitmis olsa da pek cok sey, canin hic olmadigi kadar acimi$ olsa da, dünyanin umurunda mi, o dönüyor i$te, sen de dön diye, sikiysa hoscakal de bakalim, nereye gideceksin... dön be dünya!

-iki aşığın atışması. dinlerken zamanın durduğuna şahit oldum.

-bu iki adamdan(erkan oğur-yavuz çetin) ancak böyle bir şarkı çıkardı. bu şarkı ancak bu iki adamdan çıkardı.

-erkan oğur'un perdesiz klasik gitar ve perdesiz elektro gitarla çaldığı iki bölümden oluşan, yavuz çetin'in eşlik ettiği bir başyapıt. parça yavuz'un albümünde olduğundan mıdır yoksa yavuz'un bizi koyup gitmesinden midir bilinmez; birçoğu, ikinci bölümü yavuz'un çaldığını düşünür.


GÖKYÜZÜNDE BİR CENAZE TÖRENİ


Düşmemiş Hezarfen Efendi'yle karşılaşır mı acaba?

Bir bakmışım baloncusu uçmuş kan mavisi balonlar
Kuşların vurulduğu mevsim Üsküdar iskele alanında

Bir bakmışım gökyüzünde gömülmez bir cenaze töreni
Ve aşağıda, yıkanmış balonlar demetinin başında

Kurşun ayaklı bir parmak çocuk, kırılır ağlamaz
Ölümü ustaca oyalayan babam öldürülmüş ben satarım

Kopmuş bir kocakarının da eteklerinde azat kuşları
Oğlum öldürülmüş ben satarım Üsküdar iskele alanında

Pazar: Bir Ticaret Masalı / The Market: A Tale of Trade


Mih­ram, Do­ğu Ana­do­lu’nun bir sı­nır kö­yün­de ya­şa­yan, ti­ca­re­te ka­fa­sı ba­san, ka­ra­bor­sa­yı iyi ta­nı­yan, kö­şe­yi dön­me yo­lun­da ka­çak­çı­lık yap­mak­tan çe­kin­me­yen “iş bi­ti­ri­ci” bir ki­şi­lik­tir. İç­ki­si­ni de içer, ku­ma­rı­nı da oy­nar. Ama iyi ai­le ba­ba­sı­dır, Tan­rı ile bi­raz da­ha faz­la pa­ra ka­zan­ma­sı kar­şı­lı­ğın­da iç­ki­yi bı­rak­mak üze­re an­laş­ma ya­pa­bi­le­cek ka­dar na­if­tir de! Ka­sa­ba­ya ve­ri­ci di­kil­di­ği­ni gö­rün­ce cep te­le­fo­nu sa­tı­şı­na ya­tı­rım yap­ma­yı he­men akıl eder; ama ser­ma­ye­si yok­tur. Bir gün, ka­sa­ba­da­ki dis­pan­se­re ilaç ta­şı­yan kam­yo­nun so­yul­ma­sı ve ço­cuk­la­ra aci­len ilaç la­zım ol­ma­sı ne­de­niy­le ça­re­siz ka­lan dok­tor Mih­ram’dan ka­ra­bor­sa ilâç bul­ma­sı­nı is­ter. Dok­to­run ver­di­ği pa­ray­la ku­mar oy­na­ya­cak, ona bu sü­reç­te eş­lik ede­cek am­ca­sı Fa­zıl’ın ya­şa­dı­ğı Nah­çi­van’a ka­çak­çı­lık ya­pa­cak­tır. An­cak Mih­ram iki şe­yi he­sa­ba ka­ta­maz: Mih­ram’ın at­tı­ğı her adı­mı dik­kat­le iz­le­yen ye­rel maf­ya­yı, bir de git­tik­çe da­ha faz­la de­ği­şen bir pa­za­rın acı­ma­sız ka­nun­la­rı­nı. “Her şey sa­tın alı­na­bi­lir”den “Her şey ça­lı­na­bi­lir”e gi­den kı­sa yol­da Mih­ram, “in­san”lı­ğın­dan çok şey kay­be­de­cek­tir.
Ghent Film Fes­ti­va­li’nde En İyi Film, Lo­car­no Film Fes­ti­va­li’nde En İyi Er­kek Oyun­cu ve Al­tın Por­ta­kal Film Fes­ti­va­li’nde En İyi Film, En İyi Er­kek Oyun­cu, En İyi Se­nar­yo ve En İyi Kos­tüm ödül­le­ri­ni top­la­yan Pa­zar: Bir Ti­ca­ret Ma­sa­lı, ka­pi­ta­liz­min ege­men ol­du­ğu dün­ya ti­ca­re­ti­nin kü­çük bir hal­ka­sı olan Mih­ram ka­rak­te­ri üze­rin­den, kö­şe dö­nü­cü zih­ni­ye­tin bi­re­yi uğ­rat­tı­ğı de­ğer eroz­yo­nu­na odak­la­nı­yor. Bil­has­sa çı­kış­ta ka­çak si­ga­ra sat­mak için ca­mi­ye gi­den Mih­ram’ın din­le iliş­ki­si, son dö­nem­ler­de çok faz­la gün­dem­de olan “İs­la­mi Kal­vi­nizm” tar­tış­ma­la­rı­nın al­tı­nı çi­zer ni­te­lik­te.
İn­gi­liz ya­zar ve yö­net­men Ben Hop­kins, Kır­gız­la­rın Tür­ki­ye’ye göç edip yer­leş­me­le­ri­ni an­la­tan Öl­müş Bir Ko­yu­nu De­ğer­len­dir­me­nin 37 Yo­lu isim­li bel­ge­se­li­nin ar­dın­dan Tür­ki­ye’de ger­çek­leş­tir­di­ği bu ikin­ci uzun met­raj­lı fil­min­de, or­yan­ta­lizm­den özen­le ka­çı­nan bir Gü­ney­do­ğu por­tre­si su­nu­yor. An­cak özel­lik­le Ro­jin’li gi­riş sah­ne­si ile Ven­go’yu anım­sa­tan fil­min ge­nel ola­rak bir Bal­kan si­ne­ma­sı (bil­has­sa Emir Kus­tu­ri­ca ve Tony Gat­lif) ha­va­sı ta­şı­dı­ğı­nı söy­le­mek müm­kün. Yö­net­men, Türk yö­net­men­le­re nis­pet­le, aç, mağ­dur, tö­re­le­rin kıs­ka­cın­da bir kli­şe Gü­ney­do­ğu tas­vi­rin­den ba­şa­rı­lı bir şe­kil­de ka­çı­nır­ken bu de­fa da “Bal­kan­laş­tı­rıl­mış bir Gü­ney­do­ğu” pa­no­ra­ma­sı su­nu­yor ve Gü­ney­do­ğu’ya bi­raz İn­gi­liz ka­lı­yor. Di­ya­log­la­rın­da­ki tüm Ame­ri­kan­va­ri es­pri­le­re ve bir nok­ta­dan son­ra kü­re­sel ka­pi­ta­list sis­tem üze­ri­ne faz­la­sıy­la di­dak­tik­le­şen se­nar­yo­su­na rağ­men Pa­zar: Bir Ti­ca­ret Ma­sa­lı, sa­de­ce ba­şa­rı­lı oyun­cu­luk­la­rı için bi­le sey­re de­ğer bir film.

Yücel Çakmaklı’nın ardından


BENİM için sevgili Yücel ağabeyin ardından bir yazı yazmak oldukça zor… Ne var ki hayat devam ediyor ve var oldukça bizden bir şeyler talep ediyor. Bu mübarek ayda Allah’tan kendisine rahmet diliyorum.
Yücel Bey’in sinemaya adım attığı 1960’lı yılların ilk yarısına dönersek, 1964’te yayımlanan Tohum dergisinde, “Milli Sinema İhtiyacı” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “Filmlerimizin büyük kısmı, sinemayı sadece bir ticaret vasıtası telakki eden tüccar prodüktör ve rejisörlerin yaptıkları uydurma Amerikan filmlerinin taklidi veya piyasa romanlarından aktarılmış bayağı komediler, ağdalı melodramlardır. (…) Türk sineması ancak köylüsü ve şehirlisi ile manevi kıymetleri maddeden üstün tutan Müslüman Türk halkının inançları, milli karakterleri, gelenekleri ile yoğrulmuş Anadolu gerçeklerini yansıtan filmler vererek milli sinema hüviyetine kavuşabilir.”
Dünyaca ünlü kimi yönetmenlerde olduğu gibi, önce konunun teorik boyutundan yani sinema yazarlığından başlayıp daha sonra kamera arkasına geçen Çakmaklı, on yılını Yeşilçam’ın ünlü yönetmenlerinin yanında asistanlık yaparak geçirdi. Yönetmen olarak ilk çıkışını ise 1970’te Birleşen Yollar’la yaptı. Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı adlı eserinden uyarladığı bu filmde, Batılı normlara dayalı bir hayat tarzına sahip olanlarla, geleneksel değerlere bağlı insanların tanışmasını, çatışmasını, sevgi ilişkisini, aynı zamanda bir sosyal fenomen olarak Doğu-Batı çatışmasının Türkiye’deki tezahürlerini aktardı. Aynı yaklaşımı, bu çizgideki diğer filmlerinde, birer Necip Fazıl uyarlaması olan Zehra ve Çile’de, ayrıca Kızım Ayşe, Diriliş ve Memleketim’de de görmek mümkün. Bu filmlerin sinema değerlerini, Yeşilçam sinemasının tipik görsel unsurları arasında ince tatlarıyla görüyoruz. Başka bir deyişle, Çakmaklı aslında bir halk sinemacısıydı; ortaya koyduğu akımı asla seçkinci bir düzleme çekmedi, yerli sinemanın normlarına uygun bir şekilde, seyircinin alışkanlıkları doğrultusunda ama kendi manevi hassasiyetiyle filmler yapmayı sürdürdü. Bu minvalden hareketle Yücel Bey’in bir ideal ve misyon insanı olduğunu söyleyebiliriz. İlk sinema döneminden sonra televizyon yapımlarına baktığımızda da bu özelliğini ziyadesiyle hayata geçirdiğini görüyoruz.
Çakmaklı’nın film kariyerindeki ikinci dönemi olan TRT’li yıllarında, 1977’de Necip Fazıl’ın aynı isimli tiyatro eserinden uyarladığı Bir Adam Yaratmak, bir karakterin varoluşsal dönüşümünü tavizsiz bir şekilde verişiyle dikkat çekti. Aynı yıl bu kez, Rasim Özdenören’in eserinden uyarladığı Çok Sesli Bir Ölüm, hayat-ölüm eksenini estetik bir dille aktardığı farklı bir televizyon filmi olarak ekranlara yansıdı. 1980’de Turan Oflazoğlu’nun tiyatro eserinden uyarladığı IV. Murat, Osmanlı Devleti’nden siyasi ve insani bir panorama olarak göze çarpıyordu. 1982’de bu defa estetik değerlerimizin ön plana çıktığı görsel bir anlatımı olan Hacı Arif Bey ekranlara taşındı. 1983’te Tarık Buğra’nın aynı isimli romanından uyarlanan Küçük Ağa, Kurtuluş Savaşı’na resmî söylemin dışından bakan farklı bir çalışmaydı. 1985’te Tarık Kakınç’ın senaryosundan çekilen Aliş ile Zeynep, Bosna’daki Osmanlı varlığının acıklı bir görselleşmesiydi. İki yıl sonra yine Tarık Buğra’nın eserinden uyarlanan Kuruluş, Osmanlı Devleti’nin başlangıç günlerini büyük bir prodüksiyon olarak seyirciyle buluşturdu.
TRT yönetiminin değişmesiyle televizyon filmlerine de son veren Çakmaklı, kendi öngördüğü yolda kararlı bir şekilde yürümeye devam etti: 1988’de, Maraş’ta işgale karşı başkaldırıyı gerçekleştiren Sütçü İmam’ın hikayesini yine Tarık Buğra’nın eserinden Sahibini Arayan Madalya başlığında sinemalaştırdı. Yücel Çakmaklı, bir yıl sonra büyük bir seyirci kitlesine ulaşmayı başaran Hekimoğlu İsmail uyarlaması Minyeli Abdullah ve sonrasında çektiği film ve dizileriyle izleyicinin yüreğinde taht kurdu. Bütün bir toplumca benimsendi. Kendisinden sonra aynı rotada yürüyen yönetmenleri sarmalayan bir yurdun ana direği gibiydi. 1991’de çektiği Bişr-i Hafi, manevi mimarlarımızdan bir enstantane olarak ekrana yansıdı. 1994’te Bosna’da yaşanan derin acıyı, tarihî bir perspektiften bir dönem filmi olarak Kanayan Yara Bosna’da işledi. 2005’te son bir TRT çalışması olarak Yücel Bey’i, Peyami Safa’dan uyarlama Cumbadan Rumbaya adlı dizide gördük.
Yücel Çakmaklı, film kariyerinin yanında son derece iyicil ve iyimser bir gönül insanıydı. O mütevazı tavrıyla kimseyi incitmek istemez, her insanla bir olmaya gayret gösterirdi. Aynı zamanda çok enerjik, içi her zaman yeni projelerle dolup taşan biriydi. Necip Fazıl’ın ve Bediüzzaman’ın hayatlarını sinemaya aktarmak istiyor, rahmetli Mustafa Akad’ın İstanbul’un fethiyle ilgili senaryosunu filmleştirmeyi düşünüyor, III. Selim’in hayatını işlemeyi arzu ediyordu. Bir dava adamı olması hasebiyle de MTTB Sinema Kulübü’nün kuruluşunda bulundu, çalışmalarına katıldı ve destek verdi; çevresindeki gençleri yüreklendirerek hem teorik hem de pratik eserler ortaya koymalarını her zaman arzuladı. 1990’ların ilk yarısında, özel televizyon kanallarının artmasıyla beraber farklı bir hususiyete sahip Hilal TV’nin kurulması için büyük bir çaba sarf etti. Bu teşkilatçı yanının başka bir göstergesi olarak, İslam Konferansı Teşkilatı genel sekreterliğine seçilen Ekmeleddin İhsanoğlu’nu bizzat Suudi Arabistan/Cidde’deki makamında tebrik ziyareti esnasında, İslam ülkeleri arasında da AB Sinema Destek Fonu-Eurimages benzeri, ortak-yapımların önünü açacak bir yapılanmanın önemini vurguladı. İnşallah onun hayatı, aynı yolda yürümek isteyenlere bir örnek oluştursun, nur içinde yatsın…

((ihsan kabil))